CANLANDIRIR...

4/10/2005 - A$K NEDİR ?

Bir çoğalmadan ibarettir aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir. Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün?

Sözün var olduğu günden beri, en fazla sarf edildiği alan aşktır. Aşk üzerine söylenmiş sözlerin sınırı yoktur. Belki söylenmemiş söz de yoktur; ama her dönemde başka türlü söylenmekten dolayı çoğalan söz vardır. Söz nötr bir varlıktır, üst derecesi kelam, alt derecesi laftır. Sözün kelam derecesinde konusu aşktır. Söze en güzel manayı aşk verir. Bütün boyutlarıyla sözü aşkla söylediğiniz zaman sözün güzelliğini hissedersiniz. Bir cümleyi aşkla yazın; görün cümle ne kadar güzelleşir. Usulen yazılan cümleden muhatabın alacağı pek bir şey yoktur.

Hayatın aşktan yoksun olduğu hiçbir zaman gösterilemez ki. Bitkinin hayatı olsun, insanın hayatı olsun, dünyanın hayatı olsun, bütün hayatların her kademede aşka ihtiyaçları vardır.

Aşkla bakmak; yürekle bakmak demektir. Göz sadece bir fonksiyonu yürütür; ama fonksiyonun içini dolduran, onu sanata dönüştüren gönüldür. Biz gözümüzle bakarız; ama gören gönüldür. Gönlümüzde aşk varsa, gözün gördüğü güzeldir.

"Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür" der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim: Aşk beşeridir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır. Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir. Aşk, Allahu Teala'nın "Bilinmeyi istedim kainatı yarattım" buyurduğu noktada başlar. Ve oradan bir ırmak gibi birdenbire coşkuyla akar, binlerce yola ayrılır, binlerce ırmak oluşur. Bir baştan binlerce baş oluşur. Onun için bir türlü aşk vardır. Varlığımızı sürdürdüğümüz medeniyet birikiminin içinde aşkın bütün çeşitleri mevcut. Bugün dahi mevcut, biz hangi boyutunda yaşıyorsak aşkın, o türlüsünü tadıyoruz demektir.

Beşeri aşkın (mecazi aşkın) İlahi aşka dönüşmesi tabii bir seyir. Pek çok sufi İlahi aşk için beşeri aşkı ilk basamak olarak görür. Çünkü Allah güzeldir, güzelliği sever. Mevcudattaki o İlahi kudretin eserine bakarak ancak bir izden asla gidebilir, görüntüden orijinale geçebilir manasında beşeri aşkı ilk basamak olarak görmüşlerdir ve atlamışlardır oradan. İşte; Leyla ile Mecnun. Leyla'nın bir beşer olarak aşkını Kays'ın biriktirmesi... Kays içinde büyüyen o aşkla ileride bir eşikten atlayarak Leyla ile bütünleştirmesi... Buradan da ileri giderek başka boyutlara yol alması... Artık o Hallacın "enel hak" dediği noktadır, o Nesimi'nin cübbemin altında "Allah'tan gayrisi yoktur" dediği noktadır. Gerek baş verirsiniz gerek derinizi yüzerler. Sırları ifşa etmek noktasında aşk biter.

Salt sırdır aşk. Aşk bir kişilik sırdır, iki kişiye müsaadesi yoktur. Zaten aşk tekildir. Sevilen hiçbir zaman aşkın içinde değildir. Aşkın içinde seven vardır o kadar. Sevilenin haberi bile olmayabilir aşktan, olması önemli de değildir üstelik. Aşk tekil olduğu için sırları da, kederleri de, acıları da, firkati de, hicranı da, gözyaşı da, ateşi de tekildir. Yani içinde bulunduğu ateş sadece bir kişiyi yakar, gözyaşı da bir kişiden akar, ayrılığı bir kişi çeker. Aşkı bunlar çoğaltır, aşkın "eksilmeyen fakat artan" özelliği aynı zamanda buradan beslenir. Gözyaşı aşkı artırır, hicran, hasret bu duygular aşkı devamlı büyütür, katmerler, yuvarlar bir çığ gibi. Yani aşk, acı çekmeyi baştan göze almayı gerektiriyor.

Aşkın bir tarifi de acı ve bütün bu acılardan duyulan mutluluk. Onun ötesinde de insanın kabiliyeti. Aşk her gönülde aynı kıvamda varolamaz. Gönül medeniyetindeki gönüllerimiz aşkı değişik boyutlarda alacaktır, o zaman işin içine sırrı da girer. Yani benim sırrım benim kalbime sığacak olan kadardır, daha ötesini kaldıramaz. Sır, acı ve hasret varsa aşk vardır ve o aşk tekildir bir kişiyi ilgilendirir.

Hiçbir insan bir kadına aşık olmayı veyahut da bir kadının bir erkeğe aşık olmasını, "beşeri aşk" dediğimiz duyguyu yadsıyamaz, ayıplayamaz. Ne din, ne de yasalar yasaklamıştır aşkı; Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acaba?!. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür adına va veyla ve va esefa!.. Bir Cemal'e kul, bir Ahmed'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!..

Alem bir aşk için yaratılmış ve "Aşk imiş her ne varsa alemde!.."

Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve ahtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır. Canların birbirinde kaynayıp erimesidir; canların can özünde yitirilmesi ve aranmamasıdır aşk. Parçalara böldükçe demiri, mıknatısi güçle bütün parçaların yine birbirlerini aramalarıdır. Arama gücünü yitiren, zayıflatan, küçülten parçalar bırakır; ancak birbirini kovalamayı. Taşın içinde saklı olan ateştir aşk; bir kıvılcım çakınca kuşatır bütün evreni. Atom çekirdeği etrafında saniyede iki bin kilometrelik hızla dönen elektronların karıdır bu. Kudretin özündeki cevherden beşeri estetiğe akıp gelen ilhamdır Aşk ki şiirde Su kasidesi, mimaride Selimiye, musıkide Ferahfeza'dır. Aşk, haddehanelerden dökülen ateş, manaya gebe sözdür. Aşk, meşktir.

Kalplerimizin incelmesi, yüreklerimizin güzellikleri tatması ve tanıması açısından her insanın aşka ihtiyacı vardır. Çünkü aşk olgunlaştırıcıdır.

Beşeri boyutta aşkın mekanı ve zamanı çok kısıtlı, insanlar sadece birisinin gözlerini görebiliyor. "Küçüksu'da gördüm seni, gözlerinden bildim seni" gözlerinden başka bir yerinden de bilmesi mümkün değil zaten. Böyle bir kıyafet, böyle bir toplum yapısı, sokakta olmayan bir kadın. Beşeri aşkın sadece gözyaşı getirdiğini, sadece acı getirdiğini, dolayısıyla bizim şairlerimizin de "sevgili" diye hitap ettikleri insanların ancak kokularını duyabildikleri; saba yeli sevgilinin saçının kokusunu getirdiği zaman, acısının en fazla olduğu, yoldan geçecek diye günlerce yolda beklemek, bir haber gelecek diye bir süzgün bakışına, bir gamzeli bakışına muhatap olurum diye günlerce uykusuz kalmak. Bütün bunlar içerisinde beşeri ilişki ve birliktelik çok sınırlı. Bu sınırlılık aşkın bir gömlek daha yükselmesini sağlayabiliyor. İçinizde büyütüyorsunuz, hasretin çoğalması aşkın da çoğalması demek.

Aşkın en büyük özelliği ruh terbiyesine müsait olması. insanın yaratılışındaki özü, mutlak suretle hissetmesini sağlayacak bir acı ve kederle kalbi yumuşatmak, mumları eritmektir. Kalp mumlaşıp mum da eriyince ister istemez bir yanış, " Hamdım, piştim, yandım" olur. Yanma son noktadadır. Artık çeşitli tecellileri kabul etmeye hazırız; hoşgörü, affetme, sabır ve hatta bütün ömrünüz boyunca ulaşacağınız duyguları kapsar. Bunu yapmadıkça, kalp çiğ kalır,

Bugünün nişanlılıkları üç ay, evlilikleri iki-üç sene sürüyor. Çünkü aşk diye yaşanılan şeyler riyakarca yürütülen bir oyundan ibaret. Her iki taraf da gerçek yüzlerini gizliyorlar, karşı tarafa hoş gelecek geçici bir hale bürünüyorlar. Oğlan bir simit alıp gelesiye kadar, kız yeni bir sevgili bulabiliyor mu kendine, ona bakmak lazım. Bu kadar vazgeçilebilir duygulara aşk diyebiliyorlarsa onu sorgulasınlar o halde.

Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal olması gerekir. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, şen bir mecliste adı anıldığında onun, inziva engin bir boyut kazanıyorsa, hamasi bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle ne dediğini bilmezleştiriyorsa insanı, işte odur aşk. O ki, göz kapakları kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür'et aşktan söz edilebilir!?.

Eskiler Ah mine'l-Aşk yani Ah aşkın elinden!... demişler. Galiba biz de Ah Bine'l-Aşk yani Ah aşka ulaşmak!... demeliyiz.


(alıntı)
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/9/2005 - Lawrence J. Ellison ın Yale Üniversitesinde Yaptığı Konuşma


ünlü yale üniversitesi'nde 2000'de yapılan mezuniyet törenine, oracle bilgisayar şirketi'nin kurucusu ve genel müdürü larry ellison davet edilir.

ellison, şaşırtıcı, hatta şok edici bir konuşma yapar. bu konuşma "iyi üniversitelerden mezun olmak ve iyi bir eğitim geçirmiş bulunmak, mutlaka başarılı olmayı gerektiriyor mu?"tartışmasını yeniden alevlendirdi.

işte larry ellison'un sonunu tamamlayamadığı konuşması.

"yale üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir konuşma duymadığınız, görmediğiniz için özür dilerim. ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. lütfen, etrafınıza iyi bir bakın. solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın.

sonra sağınızdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. ve simdi şunu kafanıza sokun: "bundan beş yıl sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi başaramamış olacak. sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış olacak."

ve siz, ortadaki? ne bekliyorsunuz? siz de başaramayacaksınız. başaramayacaksınız. aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak bir gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak kişiler de göremiyorum. görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce insan. o kadar.

sinirlendiniz. bu anlaşılabilir bir şey. ben, lawrence "larry ellison" üniversite terk. kim oluyorum ve bu yetkiyi nereden alıyorum ki, ülkenin en prestijli yüksek öğrenim kurumunun bu yıl ki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum?

bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: çünkü ben, lawrence "larry" ellison, üniversiteyi terk etmişim ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. siz değilsiniz. çünkü bill gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı. siz değilsiniz. çünkü paul allen, o da üniversite terk ve dünyanın en zengin üçüncü adamı. siz değilsiniz. başka örnekler de var.

mesela michael dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor. o da üniversite terk. ve siz o listede hâlâ yoksunuz. hımmm... şimdi çok kızdınız. bu da anlaşılabilir. o halde biraz da egolarınızı okşamama izin verin. pek çoğunuz
burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz. önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pek çok şeyi öğrendiniz. iyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. burada size o önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla bağlantı kurdunuz. ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada.

bunların hepsi güzel şeyler. ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız olacak. o çalışma alışkanlığına ve "terapi"ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu. ihtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.

belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, microsoft yöneticisi steve ballmer gibi, girebilirsiniz. ama herhalde onun kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? sadece kayda geçsin diye söylüyorum. o da zaten master sınıfından terk etti. biraz geç kalmış anlayacağınız. son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz, kendi kendinize şunu soruyorsunuz: "yapabileceğim bir şey var mı? bir umudum var mı?"

maalesef hayır. çok geç kaldınız. içinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. artık 19 yaşında değilsiniz. eveeet!... şimdi gerçekten çok kızdınız. bu anlaşılabilir bir şey. belki de şu an, size bir umut ışığı
vermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır. hayır, 2000 mezunları size değil. siz kaybettiniz. sizi, yılda 20 bin
dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. üstelik o maaş çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terk etmiş birinin imzası olacağını söyleyerek. öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara.

size söylüyorum: hemen ayrılın. daha güçlü söyleyemem: ayrılın. bırakın üniversiteleri. hemen toplayın eşyalarınızı ve fikirlerinizi. ve bir daha geri dönmeyin. terk edin. her şeye yeniden başlayın. size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği gibi... aşağı çektiği....."
ve kürsüden indirilir...

dünyanın en zengin ikinci adamının yale mezunlarına nasihatleri bunlar. ilginç ve düşünmeye değer değil mi?
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2005 - Mor Menekşeler...

Kategori: Photoshop

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2005 - Bizimkisi Aşk Değil, Sevda Hiç Değil....


Sesini duyarak geçiyor yıllar. Yüzünü görme şansım bile yok.
Son tren gibi kaçıyor bahar, kaçan trenlereyse kahrım çok.
.
"Geleyim" diyorum, gelme, diyorsun.
"Öyleyse, sen bana gel" desem, "bilmem" diyorsun.
Sanki açıkca "gülme" diyorsun, "ağlayıp, gezmek senin şansın" diyorsun.
.
Bizimki aşk değil, sevda hiç değil. Biz bilerek avlandık çıktığımız yolda.
Zifiri karanlıkta çıktığımız dağda, "bir yol göster diyorum"; susuyor, susuyorsun.
Leyla, Mecnun'a ne söylemişse, ben de sana aynı sözleri dedim.
Seven sevdiğinden ne istemişse, ben de senden aynı şeyi istedim.
Bilirim, yok benim gönlümün aklı. Sitemde mi haklıyım, hüzünde mi haklı?
Maalesef düşünemezsin beni, asla telli duvaklı...
Sevgi vefa ister, özveri ister. Tapar gibi bakan gözler,
duymak istediği sözler ister. Emek ister, mücadele ister, güven ister.
Sana "bir söz ver" dediğim zaman, verdiğin yanıtlar ateşle, duman...
Saçılıyor etrafımda küller her zaman..
Gerçek bir sevgide kavga olur mu?
Hangimiz aldattık, hangimiz ihaneti yaşattık?
Hangimiz hile sezinledik gözlerimizde ? Bu nasıl talih, nasıl yazgı böyle?
.
Ne çok sevdiğimi; çağırsan, koşup geleceğimi bilemiyorsun.
"Seninim" dediğimdeyse, gülüp geçiyorsun..
"Sen benim olmazsın" , "aramızdaki dağlar kalkmaz" diyorsun..
Sevda bahçesinde yoluna güller derdim, sense "yoluna serilmem" dedin...
Bir sevda böyle yaşar mı? Gönüller hayalle, düşle kanar mı?
Seven; seve, seve hüzne koşar mı? Seven, sevdiğini böyle salar mı?
Söylüyorum sana son sözümü, söylüyorum tüm benliğimi, bütün özümü..
.
Biliyorum  ne diyeceğini..Su getireceğin dere geçecek bini.
Onun için sen sus, bir şey söyleme. Hiçbir şey deme. Sus sevgilim sus.
Sen söyleme.
...


24/09/2004
Nesrin Göçmen

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/9/2005 - KOMPÜTER EŞKIYALARI

Efendim, kompüter mühendisi olan damadım sağ olsun bana çok yardımcı oldu. Kompüterin nasıl kullanılacağını ve INTERNETte bulunan sahifelerin nasıl açılacağını gösterdi. Ben de hepsini not aldım, ezberledim. Önce kompüterin fişi prize takılacak, sonra da power yazan düğmeye basılacak.

Neyse efendim, damadım ICQ diye bir programı da kompütere enstalle etti. Çok ilginç ve yararlı bir program. Herkesle konuşuyorsunuz. Herhangi bir zat size mesaj gönderince de, A-aaa diye hoş bir ses çıkartıyor. Netekim torunumun ilk konuşmaya başladığı zamanlar gibi.. Allah bağışlasın, pek şekerdir.

Geçenlerde bu programda gençten bir zat ile konuştum. Kendisinin HEKIR olduğunu söyledi. Nedir bu hekır diye bende bir merak oluştu netekim. Karşımdaki zata "Hekır ne demek?" diye bir sual tevcih ettiğimde, ":))" yazdı. Nedir bu efendim şimdi? İki nokta üst üste ve iki tane kapama parentezi. Bu bir nevi parola mıdır?

Neyse efendim, o akşam damadım ve kızım torunla bana geldiler. Damada sordum, "Nedir bu hekır?" diye. Anlattıklarını dinleyince şaşırdım. Hekır, bir nevi kompüter eşkiyası imiş. Bunlar kompüter teçhizatlarına girip çeşitli zararlar veriyorlarmış. Eşkıya, eşkiyadır efendim. İster dağdaki eşkıya olsun, ister kompüter techizatlarında.. muhakkak ki başı ezilmelidir.

"Bu kompüter eşkiyalarına karşı ne gibi tedbirler alınabilir?" diye damadıma sordum. Bir sürü kompüter olayı anlattı. Kafam almadı.

Bu türden kökü dışarıda kompüter eşkiyalarının bir kompüter neşriyatı olan www.google.com  mecmuasına bir zarar verebileceği ihtimali aklıma geldi. Hemen telle naşiri aradım. Her türlü önlemi baştan almak gerekir, di mi efendim? Gerekirse bir nöbetçi dikeriz başına, görsün o kompüter eşkiyası dünyanın dört bucağını.

Naşir efendi maşAllah pek geniş. Hiç oralı olmadı ve güldü. "Komutanım, google.com güvenli bir sörvırda" dedi. Ne demek efendim? Ne kadar güvenli olursa olsun, müdafaamızı bir kale gibi tesis etmeliyiz, di mi? Ya bir emercensi durum oluşursa?

Kompüterin başına bir nöbetçi koyma teklifimi kabul etmedi. İşte görüyorsunuz muhterem okurlar. siviller nasıl lakCahil team! Düşman Ankara’yı işgal etse umurlarında değil.

Şahsıma ait kompüter teçhizatının bu kompüter eşkiyaları tarafından taarruza uğraması ihtimaline karşı, tekaüte ayrıldığım sırada bana verilen zati tabancayı kompüterin yanına koydum. Kolay mı efendim, mütekait kıdemli albay Şahin Yiğitoğlu’nun kompüterine zarar vermek. Gez, göz, arpacık netekim.

Kendisine hekır diyen gençten zatı tekrar görmedim fakat yine de uyanık olmak lazım. Tabanca dolu.

Beni meraka düşüren :)) parola da, gülme anlamına geliyormuş. Başını sola yatır dediler. Bak edepsize, meğer bana gülüyormuş.

Eşkıya di mi efendim, baldırı çıplak işte. Baki kalın muhterem okurlarım.

alıntıdır
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım

ertugrultasci
designer
mistery